Bu önemli eser, kendi alanında bir başyapıt olmakla kalmaz, gerek Osmanlı sarayında, gerekse de halk arasında büyük rağbet gören bir türün yerleşmesine de vesile olur.
Kemal Varol'un kitap kritiği
Her yazarın bir şaheser yazma derdi vardır. Ama daha önemlisi bazı uluslar da bir şahesere ihtiyaç duyarlar. Kıvanç duyulacak, ulusu bir arada tutma işlevi görecek, dahası ulusa ortak bir amaç vaat edecek kurucu mitler bu açıdan işlevsel bir yön taşır.
Bir ulusu derleyip toparlama, ihtişamlı bir geçmişten parlak bir gelecek inşa etme amacıyla dolaşıma sokulan, Türklerin Oğuz Kağan, Göç Destanı, Türeyiş destanları ile Sümerlerin Gılgamış, Britanyanlıların Kral Arthur, Finlilerin Kalevela, Hintlilerin Ramayana gibi destanları bu türden bir işlev taşır.
Bir kurucu mit örneği olan ve yazarı Firdevsî'nin otuz yılda kaleme aldığı Şahnâme'nin kaynağı her ne kadar sözlü rivayetler olsa da, eser, Âvesta, Tevrat ve Kur'ân-ı Kerim gibi dini metinleri örnek alır. Altmış bin beyitten oluşan Şahnâme'yi diğer destanlardan ayıran en önemli fark da burada yatar kanımca. O da tıpkı diğer destanlar gibi bir kurucu mit olmayı hedefler. Ama bir milletin kahramanlık hikâyelerini yazıya geçirirken, sadece bu hikâyeleri nakletmekle kalmaz. Dilini kutsal kitaplara yakın tutarak bir şaheser kitap olma iddiasında da bulunur. Bu iddianın nedeni ise hiç şüphesiz eserin yazıldığı dönemdeki İran'ın siyasal durumuyla alakalıdır.
İran'ın mitolojisi
Şahnâme X. yüzyılda kaleme alındığı sırada, İran çok çeşitli toplumsal sorunlarla sarmalanmıştır. İranlıların Bağdat halifelik yönetimi karşısında siyasi ve kültürel olarak zorlandığı, Arapların yanı sıra, diğer komşularının da askerî baskısı karşısında kötü günlerin yaşandığı bir dönemde İran'ın yardımına Firdevsî yetişecektir. Milli duyguların canlanmasına ve güç birliğine ihtiyaç duyulan bir zamanda kaleme alınan Şahnâme, unutulmaya yüz tutmuş bir tarihi ve kıvanç duyulacak kahramanlık hikâyelerini yeniden hatırlatarak halkta milli bir bilinç oluşturma çabasını taşır. İran'ın mitolojik tarihinin yazıya geçirildiği Şahnâme, Sasani İran'ın kahramanlık çağını esas alır. Konumu tehlikede olan her ulusun ister istemez başvurmak zorunda kaldığı kuruluş miti olarak seçilen bu dönem gerçekten de İran'ın en parlak dönemidir. Bu parlak dönemden Samanilere varana kadar İran tarihini yeniden yazmak gibi önemli bir çaba gösterilir kitap boyunca. Yaşanılan zamanın yarattığı hayal kırıklıklarının telafisi uzak bir geçmişin canlandırılmasında aranır. Bunda da çok büyük oranda başarılı olur Firdevsî. Nitekim, Şahnâme'nin bir yerinde, yazımı otuz yıl süren bu kitabın başarısını şu beyitlerle özetler şair: “Çok sıkıntı çektim bu otuz yılda / Dirilttim İranlıyı ben bu Farsçaylaâ€.
Yukarıda kısmen anlatılan görüşlere dayanarak Şahnâme'yi bütün bütüne tarihî kahramanlık hikâyelerinin nakledildiği bir kitap olarak örneklemek de yanlış olur. Şahnâme, aynı zamanda Farsçanın ne kadar zengin bir dil olduğunu göstermesi bakımından da iyi bir örnektir. Şahnâme'deki konuları belirli bir sıra dahilinde anlatan Firdevsî sık sık çeşitli öğüt ve özlü sözlere başvurur. Eski İran edebiyatının bütün imkânlarını deneyen şair, kitapta anlatılan olaylar kadar kitabın dilsel yapısına da büyük önem verir. Bu bakımdan, Firdevsî'nin dirilttiği unsur en az İran tarihi kadar Farsçadır da. Kitapta, eski İran efsane ve gelenekleri ile İran'ın İslamiyet'ten önceki döneminde meydana gelen hemen hemen tüm önemli olaylar bir arada sunulurken, aynı zamanda bu tarihsel olayların arka planındaki kültürel yapı da benzersiz bir dil eşliğinde okura sunulur. Kitabın içeriği ihtişamdan payını alırken, en az tarih kadar şairin dili de bu ihtişamdan faydalanır. Prof. Dr. Nimet Yıldırım'ın kitaba yazdığı önsözde de belirttiği üzere, dil ve tarih kitap boyunca bir birliktelik gösterir. Kronolojik bir sıra gözetilerek kaleme alınan kitapta her padişaha bir bölüm ayrılarak, o devirde yaşanan olaylar bütün teferruatlarıyla gözler önüne seriliyor. Üstelik sadece İranlılar değil, Kürtlerden Türklere kadar birçok ulusun hikâyeleri de Şahnâme'de yer buluyor.
Edebiyat tarihçileri tarafından bir destan olarak nitelendirilen Şahnâme'nin içeriğinde göze çarpan bir diğer husus da kitaptaki masal havasıdır. İran hükümdarları ve onların çevresinden seçilen kahramanların hikâyeleri çoğunlukla bir masal edasıyla okura sunulur. Bu masal havasının yanı sıra eserin dikkat çekici bir diğer özelliği de, mitolojik unsurların eserde sıklıkla kendine yer bulmasıdır. Bu bireşim öylesine etki yaratır ki, Osmanlı'da “Şehnâmehan†adı verilen ve Firdevsî'nin Şahnâme'sinden hareketle Farsça ve Arapça çevirilere dayalı hikâyeler anlatan meddah tipindeki hikâyecilerin önemli bir yer tutmaya başladığı görülür.
Osmanlı’da da rağbet gördü
Şahnâme, sahip olduğu bu yapı itibarıyla Doğu'nun en çok atıfta bulunulan kitaplarından biridir. Firdevsî'den önce de yazılmış olan birçok şahnâme bulunmasına rağmen, bu önemli eser, kendi alanında bir başyapıt olmakla kalmaz, gerek Osmanlı sarayında, gerekse de halk arasında büyük rağbet gören bir türün yerleşmesine de vesile olur. Şahnâme’nin kahramanlarından esinlenme, Divan şiirinde daha yoğun olarak hissedilmekle birlikte, halk edebiyatının destan, masal ve efsane gibi türlerinde de yoğun anlamda bu kitabın izlerine rastlanır. Üstelik sadece klasik dönemde de değil, modern edebiyatta da konularını Şahnâme'den alan pek çok kitapla karşılaşırız. Orhan Pamuk ve İhsan Oktay Anar'ın pek çok romanı bu durumun iyi birer örneği olarak gösterilebilir. Özellikle İhsan Oktay Anar'ın Efrasiyab'ın Hikâyeleri adlı romanı, adından başlayarak birçok Şahnâme hikâyesine göndermelerle örülüdür.
Doğu'nun bu büyük kitabı yıllardan sonra ilk kez eksiksiz bir halde okuyucuların karşısına çıkıyor. Sadece geçmişe değil, geleceğe de ışık düşürmek için.